Mart ayı, takvimde sıradan bir sayfa gibi görünse de, dünyanın dört bir yanında kadınların izlerini daha belirgin kılan bir aydınlığa sahiptir. Kadın yüzleri, coğrafyanın en dürüst haritalarıdır. Dağların gölgesi, çöllerin sabrı, denizlerin tuzu onların bakışlarında saklıdır.
Tayland’ın kuzeyinde, sislerin arasından ağır ağır beliren Padaung kadınları… Boyunlarına taktıkları pirinç halkalar, ilk bakışta bir geleneğin ağırlığı gibi görünür. Oysa yakından bakıldığında, o halkaların arasında saklı olan şeyin zaman olduğu hissedilir. Her halka, sabrın ve aidiyetin ince bir çemberidir sanki. Gülüşleri yumuşak ama duruşları vakurdur. Dağların sessizliğini taşırlar üzerlerinde; konuşmasalar bile yaşadıkları toprağın hikâyesini anlatırlar.
Sina Yarımadası’nın kızıl kumlarında Mısır’ın bedevi kadınları vardır. Rüzgârın savurduğu ince kum taneleri gibi özgür ve dirençlidirler. Yüzlerini örten koyu renkli örtülerin ardında gözleri parlar; çöl gecesi kadar derin, gündüzü kadar keskindir o bakışlar. Ellerindeki işlemeler, sabrın ve ustalığın nakışa dönüşmüş hâlidir. Çadırların gölgesinde pişen ekmeğin kokusu, çocukların kahkahası ve uzakta ağır ağır yürüyen develer… O manzaranın tam ortasında kadın, hem hayatın taşıyıcısı hem de hafızasıdır.
Japonya’da geleneksel kimonosunu giymiş bir kadın durur başka bir karede. Kumaşın ipeksi akışı, kiraz çiçeklerinin narinliğiyle yarışır. Renklerin uyumu, bir şiirin mısraları gibi ölçülüdür. Adımlarındaki zarafet, yüzyılların süzülmüş terbiyesini taşır. Fakat o zarafetin altında güçlü bir irade gizlidir. Sessizlik edilgen değil, bilinçli bir sükûnettir. İncelik burada bir zayıflık değil; aksine köklü bir direniş biçimidir.
Farklı kıtalarda, farklı iklimlerde aynı öz saklıdır.Anadolu’da tarlada çalışan bir kadının güneşten esmerleşmiş ellerinde, Karadeniz’de sırtında sepetiyle dik yokuşları tırmanan bir annenin nefesinde, Balkanlar’da taş sokakları yıkayan sabah serinliğinde aynı çizgi görülür. Latin Amerika’da rengârenk etekleriyle meydanları dolduran kadınların neşesinde, Afrika’da su testisini başında taşıyan genç bir kızın dengeli yürüyüşünde de o çizgi devam eder: Hayatı omuzlama biçimi.
Kadın imgesi, tek bir kalıba sığmaz. Ne sadece gelenektir ne de sadece modernlik. Bazen bir başörtüsünün kıvrımında, bazen bir saç tokasının ışıltısında, bazen de çıplak bir alın açıklığında belirir. Bulunduğu coğrafyanın diliyle konuşur ama evrensel bir duyguyla bakar. Şefkatle, dirençle, umutla…
Kadınlar dünyayı yalnızca var etmez; onu anlamlandırır, besler ve ayakta tutar. Kültürü taşır, dili taşır, anıları taşır. Bir çocuğun ilk kelimesinden bir toplumun en eski masalına kadar uzanan görünmez bir köprü kurarlar. Mart ayı geldiğinde, tek bir günü değil; dünyanın her köşesinde sessizce süren o emeği hatırlatır.
Belki de dünya, kadınların omuzlarında dengede duran görünmez bir küredir. Ve her fotoğraf karesinde, o kürenin biraz daha aydınlandığı görülür.

