Etiyopya’da insanın kendisini bir gezgin gibi değil, zamanın içinde yürüyen bir misafir gibi hissettiği anlar vardır. Başkent AddisAbaba’dan güneye doğru indikçe yollar yalnızca coğrafyayı değil, insanlığın hafızasını da değiştirir. Bu topraklarda yürümek, bazen bir ülkeyi gezmekten çok, kendi hikâyemizin en eski sayfalarını çevirmek gibidir.
Bu hikâyenin en uzak başlangıçlarından biri Lucy’dir. AddisAbaba’daki müzede sergilenen, milyonlarca yıl öncesinden gelen bu küçük iskelet, insanlığın büyük yürüyüşüne sessizce tanıklık eder. Onun kemiklerine bakarken zamanın ölçüsü değişir; şehirlerin, krallıkların, savaşların ve sınırların ne kadar genç olduğunu fark edersiniz. Lucy, sanki insanoğlunun henüz bir adı bile yokken başladığı yolculuğun ilk yolcusudur.
Bu düşünce, Omo Vadisi’ne ulaştığınızda bambaşka bir anlam kazanır. Omo’nun kıvrılarak aktığı bu uzak coğrafyada yaşayan topluluklar, modern dünyanın hızına karşın kendi zamanlarını korumayı başarmış gibidir. Mursi, Hamer, Karo ve Dassanech gibi topluluklarla karşılaşmak, yalnızca farklı bir kültürü görmek değildir; insanın kendisini başka bir aynada seyretmesidir. Kırmızı toprağın, beden süslemelerinin, geleneksel kıyafetlerin ve törensel ritüellerin arasında, dünyanın henüz tek bir biçime dönüşmediği duygusuna kapılırsınız.
Güneyden kuzeye uzanan yolculuk, sonunda bizi kayalara oyulmuş bir başka zamana taşır: Lalibela. XII. yüzyılda kayaların içine işlenerek meydana getirilen kiliseler, insan emeğinin taş üzerindeki sabrını gösterir. Yeraltına doğru inen merdivenler, dar geçitler ve kaya duvarlarının arasında yükselen haçlar, Etiyopya’nın yalnızca Afrika’nın değil, dünyanın en sıra dışı tarih sahnelerinden biri olduğunu hatırlatır. Burada taş, mimariden çok inanca dönüşmüştür.
Fakat Etiyopya’nın hikâyesi datel gibi oyulmuş kiliselerle bitmez; yeryüzünün en sert yüzlerinden birine doğru devam eder. Danakil Çöküntüsü, sarı ve turuncu renklerle boyanmış tuz düzlükleri, kaynayan kükürt gölleri ve insanı nefessiz bırakan sıcaklığıyla başka bir gezegen izlenimi verir. Burada toprak adeta canlıdır; çatlar, kaynar, renk değiştirir.
Etiyopya’nın başka bir hikâyesi ise küçük bir fincanın içinde saklıdır: kahve. Rivayete göre kahvenin anavatanı kabul edilen bu topraklarda, kavrulan çekirdeklerin kokusu bazen uzun bir yolculuğun en sıcak hatırasına dönüşür. Etiyopya kahve töreninde çekirdeklerin kavrulmasını, öğütülmesini ve ağır ağır demlenmesini izlemek, yalnızca bir içeceği tatmak değil, zamanın yeniden yavaşlamasına tanıklık etmektir. Belki de bu yüzden Etiyopya’da kahvenin tadı kadar, etrafında geçirilen vakit de hatırlanır.
Ve insan, Etiyopya’dan ayrılırken yanında yalnızca fotoğraflar götürmez. Lucy’nin kemiklerinden Omo’nun insanlarına, Lalibela’nın taşlarından Danakil’in ateşine uzanan bu yolculuk, bize aynı şeyi fısıldar: İnsan değişmiş olabilir; fakat dünyaya bakarken duyduğu hayret hâlâ ilk günkü kadar eskidir.
