Kuzeyde Bir Sessizlik Ülkesi: İzlanda
İzlanda’ya ilk bakışta insan, dünyanın henüz tamamlanmamış bir yerinde yürüdüğünü hisseder. Sanki yaratılış hâlâ sürmektedir; bir tarafta siyah lav ovaları, diğer tarafta buhar tüten yarıklar, uzakta buzullar ve onların arasında kaybolmuş küçücük yollar… Uçağın camından görünen manzara bile bir ülkeye değil, yeni oluşan bir gezegene aittir. Burada doğa yalnızca bir arka plan değildir; konuşan, hatırlayan ve insanı sessizliğe zorlayan bir karakterdir.
Reykjavík’ten çıktıktan sonra asfaltın etrafında uzun süre hiçbir şey görünmez. Ne büyük şehirler, ne kalabalık kasabalar… Sadece rüzgâr vardır. İzlanda’da rüzgârın ayrı bir dili vardır. Bazen deniz kokusu taşır, bazen kar taşır, bazen de uzaktaki bir yanardağın külünü. İnsan bir süre sonra saate bakmayı bırakır. Çünkü burada zaman, bulutların gölgeleriyle ölçülür.
Thingvellir’de yürürken Avrupa ve Amerika kıtalarının birbirinden ayrıldığı çatlakların arasında kalırsınız. Dünyanın iki büyük levhası ağır ağır uzaklaşırken insan, kendi hayatının telaşını düşünmeden edemez. Şehirlerde birkaç dakikalık gecikmelere öfkelenirken, burada yeryüzü binlerce yıldır sabırla hareket etmektedir. İzlanda insana küçük olduğunu hissettirir ama bu küçüklük aşağılayıcı değildir; aksine huzur verir. Evrenin içinde doğru yere oturmuşsunuz gibidir.
Yol boyunca karşınıza çıkan şelalelerin hiçbirinin birbirine benzememesi çok şaşırtıcıdır. Gullfoss’un öfkeli sesi başka, Skogafoss’un sisinin yüzünüze bıraktığı serinlik başka… Bazılarının yanına yaklaşırken suyun gücünden ürkersiniz, bazılarında ise saatlerce oturup yalnızca düşen suyu izlemek yeterli gelir. İzlanda’da doğa gösteriş yapmaz; sadece vardır. Belki de bu yüzden insanı bu kadar etkiler.
Akşam Vik kıyılarında siyah kumların üzerinde yürürken gökyüzü neredeyse mor bir renge döner. Atlantik’in dalgaları bazalt kayalara çarpar, uzaktaki deniz kuşları rüzgârın içinde kaybolur. O an dünyanın sonunda değil, başlangıcında duruyormuş hissine kapılırsınız. Çünkü İzlanda, insana tüketilmiş bir dünyayı değil, hâlâ nefes alan bir dünyayı gösterir.
Jökulsarlon buzul gölüne vardığınızda sessizlik neredeyse elle tutulur hâle gelir. Buzların arasında sürüklenen küçük parçalar suyun üzerinde yavaşça dönerken insanlar konuşmayı bırakır. Fotoğraf çekmeye çalışanlar bile bir süre sonra ellerini indirir. Bazı güzelliklerin yalnızca yaşanmak için var olduğunu anlarsınız.
İzlanda’dan döndükten sonra insanın içinde garip bir boşluk kalır. Çünkü orada gördüğünüz şey sadece doğa değildir; dünyanın hâlâ vahşi, yalnız ve büyük olduğuna dair unutulmuş bir duygudur. Modern hayat bize her şeyi kontrol ettiğimizi düşündürür. Oysa İzlanda’da bir fırtına çıktığında yollar kapanır, deniz kabarır ve insan yeniden misafir olduğunu hatırlar.
Belki de bu yüzden İzlanda bir seyahatten çok, insanın kendi içindeki sessizliği duymasıdır. Dünyanın kenarında, rüzgârın ve taşın arasında, hayatın aslında ne kadar eski ve ne kadar güzel olduğunu hatırlatan uzun bir fısıltıdır.
